Toplumsal Cinsiyet Eşitliği & Fıtrat Nedir?
Toplumsal Cinsiyet Okuryazarlığının ilk iki yazısında; toplumsal cinsiyet rollerinin doğuştan gelmediğini, zamanla ve sahip olduğumuz ekosistemle öğrenildiğini konuştuk. Zihnimiz bu öğrenilenleri şemalar haline getiriyor, roller içselleşiyor ve bir noktadan sonra “ben zaten böyleyim” hissi oluşuyor.
Peki o zaman şu soruya geliyoruz: Eğer bunlar öğrenildiyse ve öğrenilen her şey yeniden öğrenilebiirse (relearn) neden bu öğrenmeye bu kadar direniyoruz?
Neden bazı insanlar için bu konu sadece bir fikir ayrılığı değil de, doğrudan bir tehdit gibi hissediliyor?
İnsan zihni için dünya, anlamlı olduğu sürece güvenlidir. İnsan sosyal bir canlı olarak bilmediği, öngöremediği her durumdan kaçma eğilimindedir. Bu sebeple roller, normlar, “normal” dediğimiz şeyler bu güvenlik hissini sağlar. Yani en temelde bize bildik, tanıdık gelen her zaman en konforlu olarak algılanır. Hatta bunun en somut örneği ilişki kurma biçimlerimizdir. Hepimizin başına mutlaka gelmiştir ki; toksik bir ilişkide olduğumuzu bile bile kalmayı seçeriz. Çünkü o kişiyi “biliyor olmak” dışarıdaki bilinmemezlikten iyi gelir bize.
Toplumsal cinsiyet tartışmalarının kökünde ise “normal sandığın şeyler aslında öğrenilmiş olabilir” sorgulaması yatar. Yani senin bildik, tanıdık şeman aslında tamamen yanlış olabilir. Bu cümle ise zihnimizin pek sevdiği bir cümle değildir. Çünkü bu cümle kendi içinde birçok sorgulama yaratır. o ilk “lan acaba?” sorusu bireyin kendini, geçmişini ve doğru bildiklerini de sorgulatır. Bu sorgulama zihinde istemsiz bir güvenlik açığı oluşturur. Ve boom zihin, kendini korumak için savunmaya geçer.
Psikolojik Açıdan Direnç: Savunma Mekanizmaları
Yıllardır yaşadığınız, komşularını çok iyi tanıdığınız ve sizin için son derece güvenli olan evinizin etrafından bir akşam, sebebini tam olarak çıkaramadığınız sesler geldiğini düşünün. Büyük ihtimalle aklınıza gelen ilk ihtimal hırsızlık olmayacaktır. Çünkü orası sizin en güvenli alanlarınızdan biridir, bildiktir, tanıdıktır. Ama bu sesler birkaç akşam üst üste devam ettiğinde, içinizde hafif bir huzursuzluk başlar. Önce küçümsersiniz: “Yok ya, burada hırsız olamaz. Yıllardır hiç olmadı.” Sonra başka açıklamalar bulursunuz: “Muhtemelen başka bir şeydir.” “Rüzgar olabilir.” “Komşulardan biri bir şey yapıyordur.” dersiniz.
Zihin, güvenli bildiği alanı korumak için olasılıkları yeniden yazar. Çünkü asıl yapmaya çalıştığı şey sesi çözmek değil, sizin zihninizdeki evi güvenli tutmaktır.
Şimdi aynı durumu zihinde beliren “Lan acaba?” sorusuna yerleştirelim. Bildiğiniz dünyanın, inandığınız gerçeklerin aslında düşündüğünüz kadar doğru olmadığı ile baş etmek zihne çok ağır gelir. Ve tam da bu yüzden, zihin bu soruyla uzun süre baş başa kalmak istemez.
İşte savunma mekanizmaları tam burada devreye girer.
Psikodinamik perspektiften baktığımızda, yoğun düşünce direnci oluşturur ve zihin kendini korumak için çoğu zaman şu savunmalarla ortaya çıkar:
4 Temel Savunma Mekanizması
İnkar: Bu savunma, zihnin ilk ve en hızlı refleksidir. Birey, toplumsal cinsiyetin öğrenilen bir şey olabileceğini duyduğunda, beyninde hiç farkında olmadan şu ihtimal belirir: Eğer bu doğruysa, bugüne kadar savunduğum şeyler ne olacak? Değerlerim? Seçimlerim?
Rasyonalizasyon: İnkar işe yaramadığında, zihin ikinci hamleyi mantıklı bir açıklama üreterek yapmaya çalışır. Rüzgardır, komşu bir şey yapıyordur demek gibi en akla yatan olası ihtimaller cümlesi kurar. Rahatsız edici duyguyu (kaygı, tehdit, belirsizlik)akılcı görünen bir gerekçeyle maskeler. Tam bu aşamada bireyden şu cümleleri duyarız: ben karşı değilim de ama bunlar abartılıyor. Benim gay arkadaşlarım da var. (Bu en sevdiğim rasyonalizasyon cümlesidir. :D) Ya biraz zamanlama yanlış aslında, toplum buna hazır değil. (Pardon reis ya, ayarlayamadım doğum tarihimi.)
Yansıtma: Bir diğer savunma mekanizması ise duygunun yer değiştirdiği yansıtmadır. Kişi, kendi içinde baş emediği belirsizliği taşımamak için onu başkasına yükler. Zihin aslında bangır bangır “Bu konu beni ve değerlerimi huzursuz ediyor.” diye bağırır ama kişi bu duyguyla baş edemediği için suçu hemen karşısındakine yıkarak “Asıl rahatsız edici olan sizsiniz.” demeye başlar. Yani içsel çatlak, karşı tarafa atılır.
Normalleştirme: Bu savunma mekanizması, en sessiz ama en güçlü olanıdır. Alışkanlık, burada hakikatin yerine geçer. Çünkü zihin için süreklilik = güven demektir. Değişim ise bilinmezliktir. Bu yüzden “normal” savunusu, çoğu zaman değerleri değil, sinir sisteminin konforunu korur. Tam bu noktada kişiden şunu duyarız: Kardeşim bunca zamandır böyle bir şey yoktu, yeni mi çıktı şimdi bu? – Hatta bakın bu savunma mekanizmasını şu an en çok genç nesil ebevenylerinden şu şekilde duyuyor: Bizim zamanımızda terapi mi vardı, aman her şeyden de etkileniyorsunuz.
Bu savunmaların ortak noktası şudur: Zihni, rahatsız edici bir belirsizlikten korumak. Yani özetle mesele karşı taraf değil, kişinin kendi iç dünyasında oluşan çatlaktır.
Başımızın Belası: Fıtrat
Freud bu dönemde yaşasaydı şüphesiz “Fıtrat”ı bir savunma mekanizması olarak tanımlardı. “Biz böyle yaratıldık” dediğinizde sorgulama alanı daralır. Her şey bir anda normalleşir, mantığa bürünür rasyonolize olur. Çünkü fıtrat, tartışmayı kapatan güçlü bir anahtar gibidir. Oysa daha önce de konuştuğumuz gibi, fıtrat davranış kalıplarını değil, insanın potansiyelini anlatır. Bu ayrım gözden kaçtığında, direnç bilinenin kırılma noktasından doğmaya başlar. Eğer toplumsal cinsiyet rolleri fıtratın doğal ve değişmez bir parçası değilse, zihinde peş peşe başka sorular belirir.
O zaman yıllardır doğru kabul ederek savunduğum düşünceler, aldığım pozisyonlar ve kurduğum cümleler neye dayanıyordu? “Erkekler ağlamaz” dediğim anlar, “Bu iş kadına göre değil” diye düşündüğüm durumlar, “Bizim evde böyle olmaz” diyerek kapattığım ihtimaller bir anda başka bir anlam kazanır. Eğer bunların hiçbiri fıtratın kendisi değilse, insan ister istemez şu soruyla karşı karşıya kalır: Ben bugüne kadar aslında neyi savundum ve neyi korumaya çalıştım?
Çoğu insan için bu sorunun cevabı, değerlerden ya da ilkelerden çok daha somut bir yere dokunur. Bu cevap genellikle bildik olanı, tanıdık düzeni ve kişinin kendini güvende hissettiği dünyayı işaret eder. Çünkü mesele artık bir kavramı anlamak değil, bugüne kadar yaşanmış bir hayat biçimini yeniden düşünmektir.
Bu soruyla uzun süre kalmak zihinsel olarak kolay değildir. Bu yüzden zihin çoğu zaman geri çekilir, alıştığını savunur ve tanıdık olanı “normal” ilan eder. Çünkü alışkanlık, belirsizlikle yüzleşmekten çok daha az enerji gerektirir ve çok daha güvenli hissettirir.
İş Yerinde Direnç Nasıl Görünüyor?
Kurumsal hayatta bu direnç daha “kibar” görünür. Kimse açık açık “istemiyorum” demez de şey der:
Abi kadının onca erkeğin arasında ne işi var?
Mavi yakada kadın mı olur?
Tamam değişelim de şu an operasyon yoğunluğu fazla…..
Ve çoğu zaman iyi niyetli insanların bile parçası olduğu cümlelerdir bunlar..
Buradan Sonra Ne Yapıyoruz?
Toplumsal cinsiyet okuryazarlığı, başkalarını ikna etmekten çok, kendi normallerimizi sorgulamayı gerektirir. Kabul ediyorum, bu hiç kolay değil. Yıllardır içimde hala cevaplayamadığım onlarca sorum var. Çünkü insanız, “yanlış biliyor olabilirim” demekten çok, “haklıyım” demeyi severiz. Ama gelişim tam da o rahatsız edici aralıkta olur. Bu serinin amacı kimseyi suçlamak değil. Ama şunu açıkça söylemek gerekiyor: Direnç, düşmanımız değil, öğrenilmiş olanınson tutunma, ha gayret hamlesidir.
Ve unutmayalım; öğrenilmiş olan, yeniden öğrenilebilir.
Bu direnci kırmak mümkün mü? Ve gerçekten herkes için gerekli mi? bir sonraki yazıda konuşalım..
Sevgiyle, güzellikle.
Alaz Han