Toplumsal Cinsiyet ve Güç: Eşitlik Kime Tehdit?

Toplumsal Cinsiyet Okuryazarlığı serisinin ilk iki yazısında şunu konuşmuştuk: Toplumsal cinsiyet rolleri doğuştan gelmez; zamanla öğrenilir. Aileden, okuldan, iş yerinden, dizilerden, reklamlardan… Kısacası içinde yaşadığımız ekosistemden.

Zihin bu tekrarları zamanla şemalara (kategorilere) dönüştürür. Roller içselleşir ve bir noktadan sonra çoğumuz şu hissi yaşarız: “Ben böyleyim.” (E bk gibisin, değiş işte..)

Üçüncü yazıda ise şu soruya bakmıştık: Eğer bu roller öğrenildiyse ve öğrenilen şeyler değişebiliyorsa, neden bu kadar direnç oluşuyor?

Bu yazıda ise biraz daha zor bir soruya geçelim:

Toplumsal cinsiyet eşitliği konuşulduğunda bazı insanlar neden bu kadar huzursuz oluyor?

İnsanlık tarihi yalnızca ilerleme hikayelerinden oluşmaz. Aynı zamanda güç mücadelelerinin de tarihidir. Bu mücadeleler bazen sınıf üzerinden şekillenir, bazen ırk üzerinden, bazen de cinsiyet üzerinden. Ama temelde hep aynı soruyu anlamaya çalışırız. Tüm bu olup bitenler içinde kim karar veriyor? Bizi gerçekten dış güçler mi yönetiyor? Kim bu dış güçler?

Toplumsal cinsiyet tartışmaları da tam olarak bu sorunun etrafında şekillenir. Çünkü tarih boyunca kurulan birçok toplumsal düzen, yalnızca biyolojik farkları değil, bu farkların etrafında oluşturulan hiyerarşileri de beraberinde getirmiştir. Feminist kuramın en temel iddiası “Cinsiyet yalnızca bireysel bir kimlik değildir; aynı zamanda toplumdaki güç ilişkilerinin nasıl kurulduğunu gösteren bir yapıdır” der. Bu yüzden bu konuyu derinlemesine anlamamız için bir kavramı daha aramızda netleştirmemiz gerekiyor.

Güç.

Çünkü eşitlik aynı zamanda gücün yeniden dağılımını sorgulamamız gerektiği noktada başlar.


1️⃣ Hegemonik Erkeklik

Modern toplumsal düzen uzun süre heteronormatif bir ikili sistem üzerine kurulmuştur: Kadın ve erkek. Ancak bu ikili yapı hiçbir zaman nötr kalmamış. Çünkü ataerkil sistem içinde bu iki konum eşit şekilde tanımlanamıyor. Bir taraf genellikle merkezde durur; karar alan, normu belirleyen, kamusal alanda görünür olan taraftır. Diğer taraf ise çoğu zaman bu merkeze göre tanımlanan konumda kalır. Bu yüzden feminist literatürde ve bizlerin de psikolojide sıkça kullandığı bir kavram vardır: Öteki.

Kadınlar tarih boyunca çoğu toplumda bu öteki konumuna yerleştirilmiştir. Bununla birlikte ataerkil hiyerarşinin dışında kalan birçok kimlik (çeşitli cinsiyet kimlikleri, hayvanlar, çocuklar, doğa ve hatta sosyal medyanın dayattığı “bağzı” erkekler) de aynı kategoride konumlandırılır. Burada Atam’a 1 dakikalık saygı duruşu. Nasıl da eşitleştirmiş hepimizi.

Psikolog Susan Burn erkeklik rolüyle ilgili üç güçlü normdan söz eder:

  • Başarı ve statü normu
  • Güçlülük normu
  • Kadınsı davranışlardan uzak durma normu

Bu normlar erkeklerden sürekli olarak şunu bekler: Başarılı ol, güçlü ol, kırılgan görünme.

Birçok erkek için bu beklentiler görünmez bir baskıya dönüşebilir. Çünkü duyguların, kırılganlığın ya da başarısızlığın ifade edilmesi çoğu zaman erkeklik normuyla çelişir. Sosyolog Raewyn Connell ise bu durumu açıklamak için hegemonik erkeklik kavramını kullanır (Connell, 1995). Toplumda tek bir erkeklik yoktur. Ama bir “erkek” modeli vardır ki diğerlerine göre daha güçlü ve daha “ideal” kabul edilir: Lider – güçlü – duygusal mesafe koyabilen – heteroseksüel – ekonomik kontrolü elinde olan

Şu an sosyal medyada 1.90 esmer tuttuğunu koparan ev-iş-spor ekseninde dönen erkek arayış reelsleri tam olarak bunu söyler.

Bu özellikler yalnızca erkekliği değil, aynı zamanda otoriteyi ve liderliği de tanımlar. Kurumsal hayatta ise bunun izlerini görmek zor değildir. Bir düşünün mutlaka aklınıza bir isim gelir zaten.

Çünkü zihnimizde “lider” rolü ile “erkek” rolü tarihsel olarak birbirine yakın klasörlerde durur. Eşitlik tartışması başladığında ise bu klasörler yeniden düzenlenmek zorunda kalır. Ve zihnin en sevmediği şeylerden biri de tam olarak yerleşik düzenin değişmesidir.


2️⃣ Kimlik – Judith Butler

Filozof Judith Butler bu noktada daha radikal bir şey söyler: Toplumsal cinsiyet bir öz değil, tekrar edilen davranışların yarattığı bir performanstır (Butler, 1990). Bu sebeple ataerkil sistem erkekliğe güçlü bir konum verir. Ama aynı zamanda bu konumu sürekli performans gerektiren bir role dönüştürür.

“Adam olmak” söylemi bu durumu çok iyi anlatır. “Adam gibi davran.” “Adam yerine koymak.” “Adam olmak.” Ünlü düşünür bilim insanı (Semicenk) de şarkısında “bir erkek aşık olduğu zaman adam olur” der. Adam olmak için bir sürü kriteri geçtik, bir de aşık olacağız ki o statüye erişebilelim.

Yani özetle;

Bu ifadeler erkekliği yalnızca biyolojik bir kategori değil, aynı zamanda toplumsal bir başarı ölçütü haline getirir. Bu nedenle erkeklik çoğu zaman sürekli korunması gereken bir statüye dönüşür. Burada bir yaramı paylaşayım sizlerle; sürecimin ilk zamanları ben de bu davranışlara sıklıkla düştüm. Çünkü toplumun beni “erkek” statüsüne koyması için onlar gibi davranmam gerektiğimi zannettim. Bu performatiflik ve toplumla verdiğim savaş bedenimi bir süre ele geçirdi anlayacağınız. Hatta size biraz daha yaramı açayım; ben bu erkeklik savaşını 10 yıllık ilişkimde de kaybettim.

Neyse, günün sonunda biz bu söylemleri veya davranışları ne kadar sık görürsek o kadar doğal sanarız. Mesela çocuklukta sık duyduğumuz bazı cümleleri düşünelim:

“Erkek adam ağlamaz.” “Edepli dur.”

Biraz daha çirkinleşelim:

Bu cümleler yıllarca tekrarlandığında artık kültürel bir öneri olmaktan çıkar ve bize biyolojik bir gerçek-miş gibi görünmeye başlar. Butler’ın teorisi tam da bu noktada rahatsız edici bir ihtimal ortaya koyar. “Eğer toplumsal cinsiyet tekrar edilen davranışlardan oluşuyorsa, o zaman değiştirilebilir.” Ve işte bu fikir, bazı insanlar için oldukça sarsıcıdır.

Toplumsal cinsiyet eşitliği konuşulurken insanların bu kadar huzursuz olmasının nedeni çoğu zaman kavramın kendisi değildir. Huzursuzluk, kavramın işaret ettiği güç ilişkileridir. Çünkü eşitlik konuşulmaya başlandığında zihin ister istemez şu soru için kendini yiyecek: Bu sistem değişirse kim neyi kaybedecek?

Ve çoğu zaman korkulan şey hak kaybı değil, alışılmış konumun değişmesidir.


Bourdieu’nün söylediği gibi toplumsal düzen yalnızca yasalarla değil, aynı zamanda insanların “doğal” sandıkları alışkanlıklarla da yeniden üretilir. Bu yüzden birçok davranış biçimi bize sorgulanamaz görünür. Erkeklerin güçlü olması gerektiği, kadınların belli alanlarda kalmasının “daha uygun” olduğu ya da liderliğin belli özelliklerle ilişkilendirilmesi gibi fikirler zamanla gerçekliğin kendisi gibi algılanmaya başlar.

Toplumsal bilimlerin en rahatsız edici ama en özgürleştirici tarafı da tam burada ortaya çıkar. Doğal sandığımız birçok şey aslında tarihseldir. Yani bir dönem kurulmuş, tekrar edilmiş ve normalleşmiştir. Yine altını çizelim; ve eğer bir şey öğrenilmişse, o şey değiştirilebilir.

Bu yazı serisinin amacı kimseyi suçlamak ya da bir tarafı “yanlış” ilan etmek değil. Ama en azından, bugün “normal” dediğimiz şeylerin ne kadarı gerçekten doğanın, ne kadarı ise kültürün ürünü? sorusunu bi kendi içimizde cevaplayalım.

Bir sonraki yazıda biraz daha zor bir yere gireceğiz: Toplumsal Cinsiyet ve Şiddet

Bunu da bi konuşalım.

Sevgiyle,

Alaz Han